O Benim Babam

Hayatın o kadar çok bileşeni var ki ne,  neyi, nerde,  nasıl etkiliyor bilmek zor. Ama bazen öyle gerçekler vardır ki hayatınızı o gerçekler, kocaman bir ruhun, yaşanmışlığın elleri hayatınızı yoğurur, şekillendirir. İşte o ellerin, hakikatin sahibi babam. Şimdi adımladığım dünyaya babam sayesinde yöneldim. Daha küçük yaşlardan ağaç, orman, doğa sevgisini aşılayarak bir doğa insanına şekil veren ellerin sahibi babam. 
 
Babamın doğa sevgisini bizlere aktardığı ortam Uludağ ise, bu doğa sevgisinin büyüyüp yeşerebileceği yegane ortam olsa gerek. Dağı, taşı, ağacı, deresi, zirvesi, patikası ile tam bir doğal yaşam alanı. Küçük yaşlarımdan beri Uludağ’ı babam ile turlarız. Geçmişe bir bakış attığımda şuan yaptığım şeylerin nasıl temellendiğini kolaylıkla görebiliyorum. 
 
Derelerin içinden bata çıka ilerlediğimiz, kayalara tutunarak engelleri aştığımız, ormanda patikada yürüdüğümüz, denize heyecan dolu atalayışlarımız geride kalmış gibi görünsede, o anların hepsi şimdi daha geniş bir çapta hayatımın ana öğeleri olarak devam ediyor. Derelerden geçerdik, şimdi kanyonlarda ilerliyorum, kayaya tutunarak engelleri aşardık, şimdi kaya tırmanışı yapıyorum, ormanda yürürdük, şimdi arazi koşusu yapıyorum, denize atlardık, şimdiyse dalıyorum. Geçmişte yaptığımız  o minik hareketler şimdi nelere vesileymiş meğersem. 
 
  
 
Outdoor dünyada artık daha büyük adımlar atmaya çalışıyorum. Bu aşamada ailem en büyük destekçim. Malum her işin bir riski vardır ve doğa sporlarında biraz daha fazla olabilir bu riskler. Mesele doğru bilgi ve beceri ile doğru kararlar alabilmek. Sağolsun ailem bu konuda her zaman bana güvenmiştir. Evet ilk başlarda yani kendi faaliyetlerimi yaparken ailem konuya biraz temkinli yaklaştı. Ama ilerleyen süreçte onlarda durumuma, kafamın kırıklığına alıştılar. Artık her faaliyetimde gönülleri ferah bir şekilde beni uğurluyorlar. Benden tek bir istekleri oluyor. “Dikkatli ol oğlum!”. Bu söze göre hareket etmekte benim boynumun borcu. 
 
Uzun bir zamandan sonra babam ile bir doğa yürüyüşü yaptık. Bursa’da Kaplıkaya bölgesinde vadide dere kenarından ilerleyerek Uludağ’ın içlerine doğru ilerledik. Daha yürüyüş yolunun giriş tarafında babam bana bir sene kadar önce yine buraya gelip diktiği ağaçları gösterdi. Yürüyüş yolunun girişinde sağ tarafta yamaçta uygun aralıklarla diktiği fidanlar oradaydı. 
 
O günü şöyle anlatıyor babam: Sabahın erken saatinde geldim buraya. 6 kök fidan getirdim. Sıracıkla ekmeye başladım hepsini. Yürüyüşe çıkanlar vardı bakıyorlardı bana. Şaşırdılar, hayır dua ettiler. Kaldı mı sizin gibisinden diye? Fidanların hepsini ektim. Aşağıdan dereden sularını da getirdim. Suladım güzelce onları. Daha sonra dere kenarında biraz yürüyüş yaptım ve yemek yedim gürüldeyen su sesi içinde. 
 
Şimdi ne zaman o bölgeye gitsem babam tembihler, ağaçlara bak bakalım ne haldeler, sula onları diye. Ağaçlar ve bitkiler konusunda pek bir meraklıdır babam. Bazen babam yanıma gelir bir ağacı tarif eder onu bulmaya çalışırız internetten. Neymiş, nerde yetişirmiş? Bildiği ağaçları hayatından hikayeler ile anlatır. Bana sadece dinlemek kalır ve izlemek. 
 
 
 
Kaplıkaya hayatımın ilk yürüyüş bölgesi. Aklımda öyle kalmış. İlk defa bu bölgeye geldiğimizi yürüyüş yaptığımızı hatırlıyorum. Oturur dere kenarında dinlenir yemeğimizi yerdik. Sonrasında kestane mevsiminde kestane toplamaya çıkardık babamla. Uzun yürüyüşlerde hattımızı kestane ağaçları belirlerdi. Babamda bende çantamızı kestaneler ile doldurur, akşam soba üzerinde kestanenin kokusunu hissederek evin yolunu tutardık. 
 
Bu son yaptığımız yürüyüş tam bir keyif yürüyüşüydü. Sakin sakin. Doğanın ve derenin gürül gürül sesi ile yol nereye gidiyorsa bizde oraya gittik. Hem eski yürüyüşlerimizden bahsettik, hemde şimdiyi andık.  Bakalım ilerleyen günlerde beni, bizi neler bekliyor hayırlısı. 
 
Bu arada hayatımın en temel başlığı olan fotoğraf dünyasından bahsetmem gerek mutlaka. Evet outdoor dünyası daha önce başladı hayatımda ama fotoğraf dünyasına girişimde çok eskidir ailem vesilesi ile. Öncelikle küçük yaşlarımdan beri elektroniğe çok meraklıyımdır. Zaten okul hayatımda bu başlık üzerine gitti. O yıllarda yani 90’lı yıllar oluyor, kapının önüne bir araç gelirdi, bagajında her çeşit elektronik eşya olurdu. Çeşit çeşit fotoğraf makinesi. Bizde ailecek fotoğraf çekmeyide çekilmeyide pek severiz. Bu araba malı fotoğraf makinelerinden bir hayır göremedik. Gazetelerin kampanyası vardı bir zamanlar fotoğraf makinesi verirlerdi. Aldık aldık onuda aldık. Profesonelmiş gibi görünen ama en fonksiyonel kısmı deklanşörü olan bir makineydi. Onu baya kullanmışımdır. Dağ bayır gezilerimde yanımda oldu uzun bir süre. Sonrasında annem bana hediye olarak filmli kompak hemde filmi otomatik olarak saran, motorlu, fotoğrafa tarihte yazabilen! Bir makine aldı, minolta. Aman aman! Ne büyük mutluluk gerçekten benim için. Hayatımızın büyük bir kısmını anı fotoğrafı niteliğinde bu makineyle tarihe kazıdık. Fotoğraf için film almak, onu makineye taktırmak – ki daha sonra fotoğrafçıya bana nasıl takıldığını göstermesini istemiştim –, filmin yıkanması ki 90’lı yıllarda birkaç gün sonra gidip alınıyordu filmler, baskılara bakmak çok büyük keyifti gerçekten. Yine öyle yine öyle gerçekten. Dijital dünyada olsamda, çekimlerimi çektiğim gibi izlemiyorum. En azından eve gelince bilgisayarıma yükleyip bakıyorum. Daha dün bir filmimi yıkattım. Yani hala film kullanangillerdenim. Bilerek beklettiğim, ve zaman ile heyecanımı kat kat arttıran filmim ve içindekiler ile dün kavuştum. Bu çekim, benim sualtı dünyasına ilk deneysel bakışım, çalışmam oldu. Hem ilk olması hemde denememin sonuçlarını iki yıl bekleterek kavuşmuş olmam vesilesiyle kendimden bir parçaya kavuşmanın heyecanını yaşıyorum. İşte fotoğraf dünyasında ilk adımlarımda kısaca böyle başladı. Daha yazılacak çok şey var. Onlarıda yazarız zamanla. Hoşçakalın.